6 Mayıs 2012 Pazar

Doğuda Öğretmen Olmak!

Hiç düşünülmeyen bir seçenekti benim için, buralara gelmek. Hayatın rüzgarının etkisini hissettiğim dönemlerden birindeyim yine. Zaten rüzgarın ta kendisi değil miydim? Bazen denizden gelen ılık bir rüzgar, bazense şiddetli bir fırtına...
Bazı şeylerin planladığı gibi gitmemesi ve önceye göre sonraları belirlemen... Bir santraç tahtası gibiydi hayatlarımız. Siyah ve beyazlıkları vardı. Bazen piyonu bazense şahıydık kendi dünyamızın.

İçimde, iki farklı kişiliğin çatışmalarını dinliyorum. Birbirine laf yetiştiren iki ses... Birinin sesi öğrencilerimin karşısında, onlara sarılırken, başlarını okşadığımda daha gür çıkıyor diğerininki ise yalnız zamanlarımda... İkisini de dinliyorum. İkisi de kendine göre haklı çıkıyorlar. Arada kalıyorum. Hayatının 3-5 yılını bu cografyada geçirme düşüncesi şöyle bir bakınca ürkütücü geliyor. Hele de aşık olduğun bir şehirden kopup düşümüşsen bu toprağa, filizlenmen zaman alıyor. Verilen suyun tadını beğenmeyebilirsin ya da üşüyeceğin için bir süre toprak altından dinlemek istersin, dışarda konuşulanları. Soğuktur bu coğrafya ve denize hasrettir, elemli günlerin.

Öğretmen olmaya başladığımdan beri gel-git ler yaşadım kendi dünyamda? Bu coğrafyaya ait miydim? Burda mutlu muyum? Değilsem, olacak mıyım? Burda olmak istiyor muyum? Yoksa burda olmam gerektiği için mi burdayım? Ya da başkalarının doğrularını mı kabullenmişim? Nerde mutluyum? İnsan her zaman mutlu olduğu yerde mi olması gerekir? Yoksa arada bazen merdiven olarak kullandığı mutsuzluk basamakları mı vardı?

Bu ve bunun gibi sorularım oldu. Belki de olmaya devam edecek. Ama bir an geliyor ki bu soruların cevaplarının çok da anlamı olmadığı... Öğrencilerimle başbaşa onların yüreklerine, hayatlarına dokunduğumda onların gözlerindeki samimiyeti hissettiğimde ve hepsi için ne kadar önemli olduğumu bana gösterdiklerinde... Onlarla çocuk olabiliyordum, abla, anne ve de öğretmen. Bu kadar çok kimliği bir arada taşıdığım bir zaman dilimi olmamıştı daha önce. İnsanları memnun ve mutlu etmenin zor olduğu bir dünyada bir gülümsemenin bu kadar değer gördüğü başka yer yoktu. İstedikleri tek şey vardı, bunun karşılığında her şeyi vermeye hazırlardı. Sevgi...

Evet sevilmek, değer verilmekti istedikleri. Hepsi benim güzel ülkemin kürt olan güzel çocuklarıydı. Ve ben de onların matematik öğretmeni olmuştum Doğubeyazıt'ta. Zamanında yapılan yanlışların cezasını yeterince ödememiş miydik? Benim ülkemin toprağının her karışı o kadar kıymetlidir ki, eğer biz ona sahip çıkmazsak, başkaları sahip çıkmayı bilirler. İşte bu davada artık ben de kendimi bir nefer olarak görmeye başladım. Burada bir çok şeye yakınen tanık oluyorsun ve olaylarda çok etkili bir noktada yer alabiliyorsun zaman zaman.

Bir öğrencimle sohbet ederken, babasının ne iş yaptığını sordum. Söylemek istemedi önce, yanındaki arkadaşından çekindiğinden olacak ki "sonra söylerim öğretmenim." dedi. "Peki!" dedim. Sonra başbaşa kaldığımızda
-Çok özel bir soru mu sordum?
- Öğretmenim, arkadaşlarım bilsin istemiyorum. Ama ben babamla daha 2 ay önce tanıştım.
- Nasıl?
- Babam dağdan yeni geldi.
Ne diyebilirdim ki? Nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Sadece sakin tavrımı korumaya devam ettim. Şaşkınlığımı yansıtmak istemedim. Sonra anlatmaya devam etti.
- Ben bebekken babam dağa gitmiş. Hiç hatırlamıyorum onu, çocukluğumun hiç bir yerinde yoktu. Annem büyüttü beni, iki ablamı ve iki abimi. Annem, çok zorluklar yaşadı. Bizi hep okutmak istedi. Şimdi iki abim de üniversitede. Ablalarım okumadılar, birisi evlendi.
-Ne zamandan beri baban sizinle yaşıyor?
-İki aydır bizimle yaşıyor ama çok fazla konuşmuyoruz. Babam olduğunu bildiğim halde "amca" demek geliyor içimde. Annemin yanında durması garibime gidiyor. Ama zamanla alışırım herhalde.

Ben sakin tavrımı korudukça ayrıntıları anlatmaya devam etti.

1 yorum: