İnsanın başının ağrıması ne kötü. O an hiç bir şeye odaklanamazsın, alnındaki tüm kasların kasıldığını hissedersin. İlk başı ağrıdığı anı hatırlayan var mı? Ben çok iyi hatırlıyorum. 1. sınıftaydım. Bir akşam teyzemlere oturmaya gitmiştik, akşam çok geç olmuştu ve o zaman arabamız yoktu, bu yüzden gece yatıya kalmıştık, o gece inanılmaz bir baş ağrısıyla uyanmıştım. İşte o gün başım ağrıyor diyenleri anladığım ilk gündü.
Çok başı ağrıyan biri değildim, sadece yorgun , uykusuz ve aç kalmışsam ağrıdığı günler oluyordu. Ama son zamanlar hep baş ağrısıyla yaşıyorum. Bu coğrafyaya geldim geleli sürekli hastayım, geçmek bilmedi. Kullandığım ilaçlar da etki göstermedi. Bir gün iyi olsam diğer gün kötüyüm. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum.
Dün doktora gittim yeniden. Önceki gün nöbetçiydim. Bizim okulda nöbetler diğer okullardan daha zahmetli geçiyor. Öğrenci sayısı oldukça fazla ve pansiyonlar çok temiz değil. Sabah büyük bir acı ile uyandım. Beynimin sallandığını hissediyordum. Kulaklarım, gözlerim ve boğazım hepsi acıyordu. Derse girecek gibi değildim. Şimdiye kadar dayandım rapor almayayım dedim ama artık dayanılacak gibi değildi, boğazımdaki acı. İlk defa su içerken zorlandım. Burada tanıdığımız olan Cemal Abiyi çağırdım, beni hastaneye götürdü. Doktor tomografi istedi, tomografi sonucuna bakınca bana öyle bir baktı ki, şimdiye kadar neredeydin dedi. Doktor öyle deyince sanırım ölüyorum :) diye geçirdim içimden. Sinüslerim fena halde dolmuş ve vücudum çok büyük miktarda enfeksiyon kapmış. Daha önce kullandığım 2 paket antibiyotiğin tesir etmemesi çok normalmiş, çünkü bu sırada bir üşütme değilmiş.Kronik sinüzit, başlangıç seviyesini de aşmış. Hemen 6 iğneyi yazdı reçeteye ve bunun yanında daha başka ilaçlar.
O gün rapor almadım. Yarına toplarım kendimi ve derslere girerim diye düşündüm. Ama yaptırdığım iğne öyle tesirliydi ki yürürken hayli zorlanıyordum. Akşam yatarken sabah okula gidip gidemeyeceğimden emin değildim. Sabah uyandım, okula gidecek gibi hazırlık yaptım. Ama iyi değildim, kendimi zorluyordum resmen. Sonra müdür beyi aradım. Durumu anlattım. Kendimi nedense suçlu gibi hissettim, rapor alacağımı söylerken. Sanki işten kaçıyormuş gibi... Müdür Bey, sağlığınız daha önemli diyerek izin verdi. Bikaç saat sonra hastaneye gittim, rapor almak için. Doktorum ameliyattaydı. Sekreteri yanına gitti. Normalde ameliyathanede rapor imzlaması imkansızmış ancak dünkü halimden dolayı doktor bey raporumu onaylamış.
Şimdi evdeyim. Yatağımda sessiz, sakin oturuyorum... Ve önümüzdeki 4 gün boyunca böyle sürecek gibi görünüyor. Sessiz, sakin oturacağım... Özleyeceğim, önce İstanbul'u sonra ise öğrencilerimi...
9 Mayıs 2012 Çarşamba
6 Mayıs 2012 Pazar
Doğuda Öğretmen Olmak!
Hiç düşünülmeyen bir seçenekti benim için, buralara gelmek. Hayatın rüzgarının etkisini hissettiğim dönemlerden birindeyim yine. Zaten rüzgarın ta kendisi değil miydim? Bazen denizden gelen ılık bir rüzgar, bazense şiddetli bir fırtına...
Bazı şeylerin planladığı gibi gitmemesi ve önceye göre sonraları belirlemen... Bir santraç tahtası gibiydi hayatlarımız. Siyah ve beyazlıkları vardı. Bazen piyonu bazense şahıydık kendi dünyamızın.
İçimde, iki farklı kişiliğin çatışmalarını dinliyorum. Birbirine laf yetiştiren iki ses... Birinin sesi öğrencilerimin karşısında, onlara sarılırken, başlarını okşadığımda daha gür çıkıyor diğerininki ise yalnız zamanlarımda... İkisini de dinliyorum. İkisi de kendine göre haklı çıkıyorlar. Arada kalıyorum. Hayatının 3-5 yılını bu cografyada geçirme düşüncesi şöyle bir bakınca ürkütücü geliyor. Hele de aşık olduğun bir şehirden kopup düşümüşsen bu toprağa, filizlenmen zaman alıyor. Verilen suyun tadını beğenmeyebilirsin ya da üşüyeceğin için bir süre toprak altından dinlemek istersin, dışarda konuşulanları. Soğuktur bu coğrafya ve denize hasrettir, elemli günlerin.
Öğretmen olmaya başladığımdan beri gel-git ler yaşadım kendi dünyamda? Bu coğrafyaya ait miydim? Burda mutlu muyum? Değilsem, olacak mıyım? Burda olmak istiyor muyum? Yoksa burda olmam gerektiği için mi burdayım? Ya da başkalarının doğrularını mı kabullenmişim? Nerde mutluyum? İnsan her zaman mutlu olduğu yerde mi olması gerekir? Yoksa arada bazen merdiven olarak kullandığı mutsuzluk basamakları mı vardı?
Bu ve bunun gibi sorularım oldu. Belki de olmaya devam edecek. Ama bir an geliyor ki bu soruların cevaplarının çok da anlamı olmadığı... Öğrencilerimle başbaşa onların yüreklerine, hayatlarına dokunduğumda onların gözlerindeki samimiyeti hissettiğimde ve hepsi için ne kadar önemli olduğumu bana gösterdiklerinde... Onlarla çocuk olabiliyordum, abla, anne ve de öğretmen. Bu kadar çok kimliği bir arada taşıdığım bir zaman dilimi olmamıştı daha önce. İnsanları memnun ve mutlu etmenin zor olduğu bir dünyada bir gülümsemenin bu kadar değer gördüğü başka yer yoktu. İstedikleri tek şey vardı, bunun karşılığında her şeyi vermeye hazırlardı. Sevgi...
Evet sevilmek, değer verilmekti istedikleri. Hepsi benim güzel ülkemin kürt olan güzel çocuklarıydı. Ve ben de onların matematik öğretmeni olmuştum Doğubeyazıt'ta. Zamanında yapılan yanlışların cezasını yeterince ödememiş miydik? Benim ülkemin toprağının her karışı o kadar kıymetlidir ki, eğer biz ona sahip çıkmazsak, başkaları sahip çıkmayı bilirler. İşte bu davada artık ben de kendimi bir nefer olarak görmeye başladım. Burada bir çok şeye yakınen tanık oluyorsun ve olaylarda çok etkili bir noktada yer alabiliyorsun zaman zaman.
Bir öğrencimle sohbet ederken, babasının ne iş yaptığını sordum. Söylemek istemedi önce, yanındaki arkadaşından çekindiğinden olacak ki "sonra söylerim öğretmenim." dedi. "Peki!" dedim. Sonra başbaşa kaldığımızda
-Çok özel bir soru mu sordum?
- Öğretmenim, arkadaşlarım bilsin istemiyorum. Ama ben babamla daha 2 ay önce tanıştım.
- Nasıl?
- Babam dağdan yeni geldi.
Ne diyebilirdim ki? Nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Sadece sakin tavrımı korumaya devam ettim. Şaşkınlığımı yansıtmak istemedim. Sonra anlatmaya devam etti.
- Ben bebekken babam dağa gitmiş. Hiç hatırlamıyorum onu, çocukluğumun hiç bir yerinde yoktu. Annem büyüttü beni, iki ablamı ve iki abimi. Annem, çok zorluklar yaşadı. Bizi hep okutmak istedi. Şimdi iki abim de üniversitede. Ablalarım okumadılar, birisi evlendi.
-Ne zamandan beri baban sizinle yaşıyor?
-İki aydır bizimle yaşıyor ama çok fazla konuşmuyoruz. Babam olduğunu bildiğim halde "amca" demek geliyor içimde. Annemin yanında durması garibime gidiyor. Ama zamanla alışırım herhalde.
Ben sakin tavrımı korudukça ayrıntıları anlatmaya devam etti.
Bazı şeylerin planladığı gibi gitmemesi ve önceye göre sonraları belirlemen... Bir santraç tahtası gibiydi hayatlarımız. Siyah ve beyazlıkları vardı. Bazen piyonu bazense şahıydık kendi dünyamızın.
İçimde, iki farklı kişiliğin çatışmalarını dinliyorum. Birbirine laf yetiştiren iki ses... Birinin sesi öğrencilerimin karşısında, onlara sarılırken, başlarını okşadığımda daha gür çıkıyor diğerininki ise yalnız zamanlarımda... İkisini de dinliyorum. İkisi de kendine göre haklı çıkıyorlar. Arada kalıyorum. Hayatının 3-5 yılını bu cografyada geçirme düşüncesi şöyle bir bakınca ürkütücü geliyor. Hele de aşık olduğun bir şehirden kopup düşümüşsen bu toprağa, filizlenmen zaman alıyor. Verilen suyun tadını beğenmeyebilirsin ya da üşüyeceğin için bir süre toprak altından dinlemek istersin, dışarda konuşulanları. Soğuktur bu coğrafya ve denize hasrettir, elemli günlerin.
Öğretmen olmaya başladığımdan beri gel-git ler yaşadım kendi dünyamda? Bu coğrafyaya ait miydim? Burda mutlu muyum? Değilsem, olacak mıyım? Burda olmak istiyor muyum? Yoksa burda olmam gerektiği için mi burdayım? Ya da başkalarının doğrularını mı kabullenmişim? Nerde mutluyum? İnsan her zaman mutlu olduğu yerde mi olması gerekir? Yoksa arada bazen merdiven olarak kullandığı mutsuzluk basamakları mı vardı?
Bu ve bunun gibi sorularım oldu. Belki de olmaya devam edecek. Ama bir an geliyor ki bu soruların cevaplarının çok da anlamı olmadığı... Öğrencilerimle başbaşa onların yüreklerine, hayatlarına dokunduğumda onların gözlerindeki samimiyeti hissettiğimde ve hepsi için ne kadar önemli olduğumu bana gösterdiklerinde... Onlarla çocuk olabiliyordum, abla, anne ve de öğretmen. Bu kadar çok kimliği bir arada taşıdığım bir zaman dilimi olmamıştı daha önce. İnsanları memnun ve mutlu etmenin zor olduğu bir dünyada bir gülümsemenin bu kadar değer gördüğü başka yer yoktu. İstedikleri tek şey vardı, bunun karşılığında her şeyi vermeye hazırlardı. Sevgi...
Evet sevilmek, değer verilmekti istedikleri. Hepsi benim güzel ülkemin kürt olan güzel çocuklarıydı. Ve ben de onların matematik öğretmeni olmuştum Doğubeyazıt'ta. Zamanında yapılan yanlışların cezasını yeterince ödememiş miydik? Benim ülkemin toprağının her karışı o kadar kıymetlidir ki, eğer biz ona sahip çıkmazsak, başkaları sahip çıkmayı bilirler. İşte bu davada artık ben de kendimi bir nefer olarak görmeye başladım. Burada bir çok şeye yakınen tanık oluyorsun ve olaylarda çok etkili bir noktada yer alabiliyorsun zaman zaman.
Bir öğrencimle sohbet ederken, babasının ne iş yaptığını sordum. Söylemek istemedi önce, yanındaki arkadaşından çekindiğinden olacak ki "sonra söylerim öğretmenim." dedi. "Peki!" dedim. Sonra başbaşa kaldığımızda
-Çok özel bir soru mu sordum?
- Öğretmenim, arkadaşlarım bilsin istemiyorum. Ama ben babamla daha 2 ay önce tanıştım.
- Nasıl?
- Babam dağdan yeni geldi.
Ne diyebilirdim ki? Nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Sadece sakin tavrımı korumaya devam ettim. Şaşkınlığımı yansıtmak istemedim. Sonra anlatmaya devam etti.
- Ben bebekken babam dağa gitmiş. Hiç hatırlamıyorum onu, çocukluğumun hiç bir yerinde yoktu. Annem büyüttü beni, iki ablamı ve iki abimi. Annem, çok zorluklar yaşadı. Bizi hep okutmak istedi. Şimdi iki abim de üniversitede. Ablalarım okumadılar, birisi evlendi.
-Ne zamandan beri baban sizinle yaşıyor?
-İki aydır bizimle yaşıyor ama çok fazla konuşmuyoruz. Babam olduğunu bildiğim halde "amca" demek geliyor içimde. Annemin yanında durması garibime gidiyor. Ama zamanla alışırım herhalde.
Ben sakin tavrımı korudukça ayrıntıları anlatmaya devam etti.
(Doğu)beyazıt'ta yaşamak!

İlk önce terddüt edersin... Nasıl yaparım orada, alışır mıyım kısa zamanda ? diye sorular sorarsın kendine. İçin sıkılır bunalırsın düşünmekten. Sonra gelirsin Doğubeyazıt'a...
Uçaktan inince bembeyazdır yeryüzü. Uçak yanlışlıkla Sibirya'ya mı indi diye düşünürsün bir an, sonra yok canım Ağrı burası dersin.
Ağrı'dan Doğubeyazıt'a doğru 1 saatlik yolculağa uzanırsın. Zaman zaman köylere rastlarsın yol üzerinde. Yollar buz tutmuştur, korkarsın kayacağız diye, ama taksiyi süren şöfor tecrübelidir buzda araba sürmeye. Doğubeyazıt'a yaklaştıkça buzlanmalar azalır ve renk beyazdan kahverengiye dönüşür.Sağ salim gelirsiniz Doğubeyazıt'a.
Doğubeyazıt, iklim olarak Ağrı merkezden çok daha yumuşaktır. Bu iklim değişikliği insanlarının kişiliklerini de etkilediğini farkedersiniz. Halkı çok yardımseverdir. Doğu ile özdeşleşmiş olan "mahrumiyet" kelimesini Doğubeyazıt'ta çok kullanamazsınız.
Nerdeyse aradığınız maddi olan her şeyi burda mümkündür. Maneviyat hakkında söz veremem. Mutlaka özlem krizleriniz olur.
Barınma problemi hiç yaşamazsınız. Çünkü turistik bir ilçe olduğundan ve çok sayıda devlet memuru yaşadığından sürekli bir yandan yeni apartmanlar inşaa edilmektedir. Evlerin çoğu kaloriferlidir. Benim gibi ateş yakma özürlüsü iseniz. Bu evler sizin için velinimettir. Yani burada asansörlü, kalorfierli ve sıcak suyu olan, güvenliği sağlam daireler bulmanız mümkündür. Fiyatları buraya nerden geldiğinize bağlı olarak size pahalı ya da ucuz gelir. Eğer istanbul'dan geliyorsanız 160 m2 eve 350 lira kira,150 lira yakıt ödemek size pahalı gelmeyecektir. Ama bir ev arkadaşı bulduğunuzda bu fiyatın daha da düşmesi olası.
Gelelim ilçenin sosyo-ekonomi ve kültürel durumuna. Buraya aşırı büyük beklentilerle gelmediyseniz çok hayal kırıklığına uğramazsınız. Kızlar için konuşuyorum; eğer çok uç şeyler giymiyorsanız burada gardoraplarınızda çok değişiklik yapmanıza gerek yok. Sokakta dikkat çekmezsiniz. Çünkü burda halk yerel kıyafet giymiyor. Ve aynı şekilde hepsi Türkçe konuşabiliyor. Aksanları olsa da anlayabiliyorsunuz onları. Zaten ilçede batıdan gelen çok fazla insan var. İster istemez kısa zamanda çoğu ile tanışıyorsunuz. Çok rahat bir arkadaşınızla çıkıp bir cafeye gitmeniz mümkündür. Eğer merkezde iseniz sokakların çoğu sensörlüdür, siz yürüdükçe ortalık aydınlanır.
Burda hava erken kararır. Ama çok rahat dışarda gezebilirsiniz. Ama yine de tedbirli olmanızda fayda var, mümkünse yalnız olmayın.
Alışveriş yönünden 2M migrosu ve onun üstünde sinema salonu ve kocaman bir cafe bulunmaktadır. Oraya gittiğinizde mutlaka tanıdık birileriyle karşılaşırsınız. Genelde batıdan gelen devlet memurları orada takılırlar.
Sağlık açısından 1 devlet hastanesi 1 de özel hastane var, henüz oralara gitmedim, Umarım bundan sonra da gitmem gerekmez. Ancak fizik tedavi, cildiye gibi bazı bölümlerin bulunmadığını duydum.
Doğubeyazıt'a geldiyseniz abtigör köftenin tadına bakın, eğer et yiyenlerdenseniz. Burada tarım çok gelişmemiş. Sebze ve meyve genelde Igdır ya da İran'dan geliyor. O yüzden manavları pahalıdır.
Halkı fakir değildir. Genelde bir çoğu kaçakcılıkla uğraşır. Çünkü İran ile sınır kapısı vardır. Buranın ünlü pasajlarını gezmeden gitmeyin sakın. İstanbul'un kapalı çarşısının ucuz versiyonu. Kaçak gelen malların satıldığı pasajlardır bunlar. Geniş bir zamanda gezerseniz eğer güzel şeylere rastlamanız mümkündür.
Doğubeyazıt'ta yaşamak farklıdır. Kendini buraya ait hissederken bir o kadar da burdan kopuk hissedersin. Her şeyden uzaklaşmak isterdim, kimsenin olmadığı bir yerlere gitmek isterdim. Kimseyle konuşmadan geçirdiğim günlerim olsun derdim. O kadar yorgundum. Şimdi öyle bir yerdeyim. Bundan sonra ne olur? zaman gelsin de görelim..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)